Hafta içinde camide şahit olduğum bir diyalog, aslında uzun zamandır içten içe rahatsızlık duyulan bir meseleyi yeniden gün yüzüne çıkardı.
Ezan okunmuş, vakit girmiş…
Cemaat saf tutmaya hazırlanıyor. O esnada “Kılalım hocam” hitabıyla yapılan bir ricaya, hocanın verdiği cevap ise birçok kişinin tepkisini çekti:
“Falanca kişi geliyor, onu bekleyelim.”
Burada durmak gerekiyor.
Camide cemaat şahıs için bekletilmez.
Bu işin raconu, geleneği, adabı bellidir. Vakit namazlarının saati herkesin malumudur.
Ezan okunduğu an, namaza durulur. Kim gelirse gelir, kim yetişirse yetişir. Namaz; kimliğe, makama, isme göre ayarlanan bir ibadet değildir.
Cami; eşitliğin, tevazunun ve teslimiyetin mekânıdır. Orada ne “özel misafir” vardır ne de “beklenmesi gereken” kişi. Safa girenle, kapıdan geç kalan arasında Allah katında bir ayrıcalık yoktur.
O yüzden bir kişiyi beklemek adına cemaati bekletmek; ibadetin ruhuna da, cami adabına da terstir.
Bu olaydan sonra birçok arkadaşımızın tepki göstermesi boşuna değildir.
Çünkü mesele bir kişinin gecikmesi değil, ibadetin şahsileştirilmesi meselesidir.
Bugün birini bekleriz, yarın başkasını… Sonra cami, cami olmaktan çıkar; ilişkilerin, isimlerin, yakınlıkların gölgesinde kalır.
Ezan bir çağrıdır. Vakit girince namaz başlar. Nokta.
Kim namaza yetişirse safa girer, kim geç kalırsa edeplice arka safa durur.
Bu düzen yüzyıllardır böyledir ve böyle kalmalıdır.
Aksi hâlde en kutsal mekânlarda bile “kişiye göre muamele” alışkanlığı başlar ki, işte asıl tehlike de budur.
Cami kimsenin özel alanı değil, herkesin ortak evidir.
Ve o evde kimse kimse için beklenmez.
