Zonguldak, kömürle doğmuş bir şehir.
Bu bir mecaz değil, tarihi bir gerçek.
Türkiye’nin sanayi hafızası bu topraklarda yazıldı.
Yaklaşık 190 yıldır yerin altı kadar yerin üstü de madencilikle şekillendi.
Bu şehir, kimi zaman zorla, kimi zaman yoklukla ocağa indirilen insanların acı hikâyeleriyle büyüdü.
Bugün ise başka bir tabloyla karşı karşıyayız.
Bir zamanlar kaçılan ocaklara girebilmek için insanlar sıraya giriyor.
Çünkü Zonguldak’ta maden yalnızca bir iş kolu değil; hayatta kalma meselesidir.
Yer altında yatan 5 bini aşkın maden şehidi, bu şehrin vicdanıdır.
Depremlerde, afetlerde “çağrılmayı beklemeden” enkazlara koşan madenciler, bu ülkenin sessiz kahramanlarıdır.
Ama ne acıdır ki bugün, müfettiş raporları gerekçe gösterilerek bu kahramanların ekmek kapıları kapatılıyor.
İroni burada başlıyor:
Denetleyen de, işleten de, kapatan da aynı bakanlığa bağlı.
Peki sorulması gereken soru şu değil mi?
Bu eksikler bugüne kadar neden giderilmedi?
Denetim yapılırken kim görevini yapmadı?
Bir maden ocağının kapanması Zonguldak’ta sadece üretimin durması değildir.
Bu; evde tencerenin kaynamaması, esnafın kepenk indirmesi, gençlerin bir kez daha göç yollarına düşmesi demektir.
Bu şehirde her kapatılan ocak, nüfustan silinen bir mahalle gibidir.
Türkiye’nin ilk maden okulunun açıldığı bir şehirden bahsediyoruz.
Bilginin, tecrübenin, emeğin yüzyıla yakın birikimi varken bugün belirsizlik hâkim.
Halk bekliyor.
Madenci bekliyor.
Sendikalar bekliyor.
Kimse “önlemsiz çalışılsın” demiyor.
Kimse “denetim olmasın” demiyor.
Herkes diyor ki: Eksikler giderilsin, ocaklar güvenli şekilde açılsın.
Çünkü Zonguldak’ta ocakların ışığı sönerse, sadece yer altı karanlığa gömülmez.
Bu şehir sessizleşir. Hayat durur.
Ve bir gerçek daha var ki artık yüksek sesle söylenmeli:
Zonguldak’ı kömürden koparmaya çalışan her anlayış, bu şehri yavaş yavaş haritadan siler.